|
|
October 18
Suriye’nin Kimliksizleri; Mektum Kürtler
|
|
|
|
|
|
Tarih, insanın kendini tanıma ve bilme noktasındaki sürecinin geçmiş zamanla ilgili bölümüdür. Kendini tanıma/bilme sebebiyle sürekli kendi tarihinin derinliklerine inen insanoğlu, bazen sevinebildiği gibi bazen de kahrolabilmektedir. Burada belirleyici olan içinde bulunduğu coğrafya, sınıf, ırk, din, renk, vs dır.
Bütün bu açılımları yaptıktan sonra şunu diyebiliriz ki; Kürt halkına ve Kürdistan'a baktığımızda ve Kürt tarihini incelediğimizde görülecektir ki zulüm, baskı ve acılardan kahrolmuş bir halk gerçekliğine sahibiz. Kürdistan denince: Acıların Diyarı, Mazlum Coğrafya, Soykırım Bölgesi, Kederli Yurt vs tanımlamaları akla geliyor. Kürt halkı denince: Mazlumlar, Mustazaflar, Acıların Anası, Öldürülmüş Gençler, Çaresiz İnsanlar vs çağrışımlar oluşuyor. İşte bu anlamda Kürt tarihi de mazlum halk ile zalimler arasında geçen zulümlerin tarihidir.
Hangisini anlatalım, nerden başlayalım demeyeceğiz. Zaten bunun bir önemi de yok. Önemli olan bu suskunluğu, sinmişliği ve ezilmişliği bir kenara bırakabilmektir. Artık kendine sahip çıkmanın ve kendine gelmenin zamanıdır. Bu yüzden başlangıç olarak I. Emperyalistler arası Paylaşım Savaşı sırasında beş parçaya bölünüp paylaştırılan bu mazlum coğrafyanın "Küçük Güney" olarak tabir edilen Suriye Kürdistanı’na değineceğiz.
Küçük Güney'in mazlumiyeti çok derindir. Yaşadıkları, gördükleri çoktur. Nedendir pek bilinmez ama pek dile gelmemiştir. Belki de "Küçük" olduğundandır. Belki de diğer parçalarda yaşanan zulümlerden onlardan bahsetmeye fırsat kalmamıştır.
I. Emperyalist Paylaşım Savaşı'ndan (1914-1918) sonra 1920'den itibaren Fransız mandası altında kalan bölge, 1945'te Fransızların çekilmesiyle birlikte Suriye Arap Cumhuriyeti'nin sınırları içinde kaldı. 60'lardan sonra yönetime geçen BAAS'çılar bölgedeki Kürt halkına her türlü asimilasyon, sürgün, zulüm ve işkenceyi uygulamaya başladılar. Halkı sindirmeye yönelik bir çok politikayı devreye soktular. İşte bunlardan biri de "fiili ve cismi varlığı red" idi.
Suriye Kürtlerinin nüfusu resmi kaynaklara göre iki milyon yüz bin, gayri resmi verilere göre ise 4 milyona yaklaşıyor. Fakat bunlar üç grupta kategorize ediliyor:
1- Suriye vatandaşı olanlar ve kimlikleri bulunanlar,
2- Suriyeli Kürt olmakla birlikte vatandaşlık hakları olmayan "Ecnebi"(Yabancı) kimlik kartları olanlar.
3- Hiçbir kimlik kartları ve vatandaşlık hakları olmayanlar(Mektumlar).
Suriye'de 1962'de yapılan seçimlerden sonra bölgedeki Kürtlerin kimlikleri "yenilerini vereceğiz" bahanesiyle toplatılıp bir daha geri verilmemiş. Bu kimliklerin yerine ecnebi olduklarını belirten bir kart verilmiş. Bir kısmına bunlardan bile verilmemiş. İşte bu kesim de "kaydı yok" diğer tabir ile "mektum" olarak bugüne kadar gelmişler.
Ecnebi ve mektum olarak tabir edilen bu Kürtler hiçbir hakka sahip değiller. Bunları sıralayacak olursak;
Seçime katılma veya aday olma hakları yok, çalışma ve devlette istihdam edilme hakları yok, pasaport alamıyorlar ve bunun sonucu olarak yurt dışına çıkamıyorlar, çocukları kayıtlara geçirilmiyor ve bunun sonucu olarak okula ya hiç gidemiyorlar yada çok zor koşullarda gidebiliyorlar. Üniversite eğitimini ise hiç alamıyorlar. Kimlikleri olmadığı için yasal evlilik yapamıyorlar, Suriye vatandaşı ile evlilik yapıldığında ise bu evlilik geçerli sayılmıyor. Sendika üyesi olamıyorlar. Yağ, şeker, çay, pirinç gibi devlet yardımlarından yararlanamıyorlar. Toprak, ev alamıyorlar, işyeri açamıyorlar, kimlikleri bulunmadığı için yaşadıkları şehrin dışına çıktıklarında otellerde kalamıyorlar, hastanelerde tedavi olamıyorlar…
Evet, zulmün bir çeşidi de bu. Birileri gelip ülkeni işgal edecek ve ilhak edecek. Sonra senin fiili varlığını bile inkar edecek. Sonra mektum yani kaydı yok diyecek. Bunu İsrail bile Filistinlilere yapmamıştır. En azından varlığını kabul ediyor.
Şimdi bu zulmü bizzat yaşayan kardeşlerimizden dinleyelim. İşte bir mektup:
Burhan, Qamışlı'da yaşayan 29 yaşında, evli, iki çocuk babası bir Kürt genci. Ona göre Suriye'de ecnebi kadar, "kaydı yok" var. Babasının iki eşi var. Kendi annesinden dört kız, üvey annesinden dört kız-dört erkek olmak üzere toplam on yedi kişilik bir aile. Baba kaydı yoklardan. Annelerden birinin kaydı yok, diğeri ecnebi statüsünde. Burhan ilkokula gitmiş ancak bitirememiş. Kendilerine sınıfsal ayrım yapıldığını, aşağılandığını ifade ediyor. İşçilik ve seyyar satıcılıktan kazandığı parayla vatandaş statüsünde olan bir Kürt ile ticari bir araç satın aldıklarını söylüyor. Yoklardan olduğu için ehliyet alamamış. Bir gün aracı kendisi kullanırken ters yola girmiş ve polis durdurmuş. Ehliyeti olmadığı için korkudan aracı bırakıp kaçmaya başlamış. Polisler de hızlı koşunca Burhan yakalanmış. Araca bindirilirken göreceği hakaretleri düşünerek can havliyle kaçtığını söylüyor. Kendi iddiasına göre yakalanması durumunda çıkarılacağı mahkemede 3500 Suriye lirası (1 Suriye lirası=30 bin Türk lirası. Bir devlet memurunun aldığı maaş ise aylık 6 bin lira) mahkeme harcı olmak üzere kendisine 10 bin liraya patlayacak, ayrıca 10 gün hapis cezası ve saçları üç numara ile kesilecek, onun için aracı orada bırakıp kayıplara karışmış. Bir anısı da şöyle:
"Çalışmak için bir gün Qamışlı dışına çıkarak Halep'e gitmiştim. Kimliğim olmadığı için otelde kalamayacağımı söylediler. Gece saat 12.00'ye kadar kalabileceğim bir otel aradım. Bir otel sahibi bana acıdı, sahip çıkacağını söyleyerek izin belgesi almak için beni polis merkezine götürdü. Qamışlı olaylarından sonraydı. Polis nereli olduğumu sordu. Qamışlılı olduğumu söyleyince tavırları değişti, bana bağırıp çağırmaya başladılar. Gittiğime pişman oldum. Sonunda yüz lira karşılığında 1 gece yatma izni verdiler. Zaten benim gibi mektumlar, Qamışlı olaylarından sonraki 20 gün göz altına alınıp öldürülme korkusuyla evlerinden dışarıya dahi çıkamadılar."
Burhan’ın dışında mektumluktan, ecnebiliğe rüşvet karşılığın da geçiş yapan başka bir kardeşimizi dinleyelim...
Adı Şoreş Hüseyin, 33 yaşında ve bekar.
"Annem ve babam 1963 sayımında kimlik kartları iptal ettirilenlerden, daha sonra ecnebi olarak kaydediliyorlar. Ben ailenin altıncı çocuğu olarak dünyaya geldiğimde nüfus idaresine kaydetmek istemişler. Ancak görevli aile nüfus kayıtlarının kaybolduğunu söylemiş. Benden önce doğan beş kardeşim ecnebi, ben ve benden sonra ise mektum olarak kaydedildik. Bu nedenle sadece ilkokula kadar okuyabildim. O da okuma yazma öğrenebileyim diye…
Babam ecnebi olduğu için herhangi bir iş yapamadı. Diğer mektum çoğunluğunun yaptığı gibi hamallıkla bizleri geçindirmeye çalıştı. Ben ilkokulu bitirince babamla birlikte hamallık yapmaya başladım. Bazı kardeşlerimde hamallık ve inşaat işçiliği gibi işler yapıyordu. Yaklaşık beş yıl önce biriktirdiğimiz paralar ile çok eski Rodel marka ancak yürüyebilen bir pikap aldık, mektumlar adına herhangi bir menkul ya da gayrı menkul kaydedilemediği için pikapı güvendiğim bir Arap arkadaşımın adına kaydettim. Daha önce sırtımda taşıdığım eşyaları şimdi bu araçla taşıyorum. İyi para kazanmaya başladım. Geçen yılda 1966 model bir minibüs aldım. O minibüsü vatandaş olan öz amcamın oğlunun adına kaydettik. Mektum iken *sansürlü**sansürlü**sansürlü**sansürlü**sansürlü*ler gibi yaşıyordum. Her gün akşama kadar sırtımda yük taşıyordum, sırtım hala o yüklerin altında ezildiği gibi duruyor. O kadar yük taşıyordum ama "yok"tum. Bazen yük ağır geliyordu taşırken, hep kendi kendime söyleniyordum, madem yokum bu sırtımdaki yük ne diye… Qamışlı dışına çıktığımda otelde kalamıyordum. Ev kiralıyordum. Otelde kalmak için emniyetten kefil isteniyordu. Bu kefil kefalet ettiği mektumun hırsızlık yapmayacağına, olay çıkartmayacağına devletin koyduğu kurallar çerçevesinde yatıp kalkacağına dair kefalet ediyordu. 2001 yılında Şam da mektum dairesinden görevli bir yetkiliye 15 bin Suriye lirası rüşvet vererek mektumluktan ecnebiliğe terfi ettim.
Gelecekten hiçbir şey beklemiyorum. Bizler yarın 'hadi defolun gidin' derlerse ne yapabiliriz ki? Başkan Esat kimlik vereceğini söyledi, ancak hiçbir ses çıkmadı. Diğerleri engelliyor. Geçmişe bakarak bu kimliklerin verilmeyeceğini düşünüyorum. Yani gelecekten yana karamsarım, olumlu bir beklentim yok. İnanmak istiyorum ama güvenemiyorum. Olabileceğine pek ihtimal vermiyorum. Kim kendi devletine düşman olmak ister. İşte bu haksızlıklar bizi devlete güvenmemeye yöneltti. Qamışlı olayı buradaki Kürtlerin gördüğü haksızlıkların dışa vurulmasıydı. Bu olaylarda yer alanların büyük çoğunluğu mektum yada ecnebilerdi. Çünkü artık kaybedecekleri bir şeyleri kalmamıştı. Ekonomik ve sosyal durumumun daha iyi olmasını bekliyorum. Bu nedenle evlenmedim. Evlensem eşime nikah, çocuklarımı nüfusa kaydedemem, kimlik veremem. Ben bunların acılarını yaşadım, dayanabileceğim kadar dayanacağım. Evlenmek benimde hakkım. Bakalım ne kadar dayanabileceğim. Evlenmeye niyetim var ama aynı zamanda gelecek korkusu yaşıyorum. Bir kez Şam'da dolaşıyordum, polis yakaladı. Kimlik istedi. Beyaz kağıdımı gösterdim(mektum belgesi). Bana askerlik yapıp yapmadığımı sordu. Mektum olduğum için askerliğe alınmadığımı söyleyince, diğeri beni sorgulayan polise 'bırakın bu soytarıyı gitsin' dedi. O an dünyamın karardığını düşündüm. Burada bir köpeğe verilen değerden daha az değerdeyiz. Suriye bizim Türkiye den geldiğimizi söylüyor, o zaman Türkiye'ye iade etsinler, kimliğimizi versinler TC vatandaşı olarak yazalım. Kimliksiz yaşamak istemiyoruz. Biz Kürdüz, ha Türkiye Kürdü ha Suriye Kürdü…
Bir diğer mektum da Farıs Nezir. 43 yaşında evli, dokuz çocuk babası…
"Amudeliyim, babam dedem Amude'de doğup, Amude'de ölmüşler. Dokuz çocuğum var. 6'sı erkek, 3'ü kız… 4'ü evli, 5'i yanımda kalıyor. Eşim mektum bir ailenin kızıydı. Dolaysıyla mektumluk mirasımızı çocuklarımıza miras bıraktık. Hiçbir güvencemiz yok. Küçük bir bakkal dükkanım ve iki odalı bir evimiz var. Ekonomik olarak bana yetiyor ama kimliksiz oluşumuz bize insan değilmişiz gibi davranılmasına sebep oluyor. Halk herhangi bir ayrım yapmıyor, bu mektumdur, bu vatandaştır yada ecnebidir diye, aksine yardımcı oluyor, bize daha bir sıcak davranıyorlar. Haklarımızın olmadığını bildikleri için devlet karşısında bize yardımcı oluyorlar. Bizim mallarımız onlara sanki kutsalmış gibi davranıyorlar.
Kimliğimiz olmadığı için hastaneye gidemiyoruz. Çocuklarımızı okula göndermiyoruz. Dükkanımla ilgili bir sorun olduğunda kayın biraderim gidiyor, ehliyet alamıyoruz. Kısacası resmi hiçbir iş göremiyoruz, çünkü hükümete göre biz yokuz. Kimliklerimizin ve haklarımızın tanınmasını istiyoruz.
Komşularımızla aramızda herhangi bir sorun yok. Kürt olsun, Arap olsun yada Hristiyan. Ama burada bir polisle, askerle karşılaşmamak için dua ediyorum. Çocuklarım ve onların çocukları da mektum olarak hayatlarını sürdürecekler. Tabi buna hayat denirse.
Bundan 6-7 sene önceydi, bir akşam küçük kızım hastalandı. Hastaneye götürdük. Önce giriş işlemleri yapılacakmış, kimlik istediler, veremedim. "kaydı yok" diye özel doktora götürün dediler, ilgilenmediler. Kızım ateş içerisindeydi. Ben bir baba olarak elimden bir şey gelmediği için çocuğuma karşı hayatımda bu kadar çok utandığımı hatırlamıyorum. Bir doktor adresini aldım ve doktor evinde muayene eti.
Geleceğimden umutlu değilim. 43 yaşına geldim ben çok sıkıntılı hayat yaşadım. Çocuklarımın benim gibi çekmesini istemiyorum. Biz başka yerden buraya gelmedik, daha Suriye devleti kurulmazdan; babam, dedemlerim bu topraklarda vardı.
Az önce alıntılar yaptığımız, kendilerini dile getiren insanlar çok uzakta değil yanı başımızda bulunuyorlar. Ve bunlar Fransız, Japon, Türk, Arap veya Fars değiller. Yüzde yüz safi bu toprakların esas sahibi Kürtler. Ve bu bizim uğradığımız zulümlerden biri.
Şunu açıkça ifade etmek istiyorum ki bir Kürt olarak bu dünyada bu zulüm ve haksızlıklarla yaşamaya utanıyorum. Tabiri caizse keşke anamdan doğmasaydım da bu zulümlerin tanığı, şahidi ve mağduru olmayaydım diyorum.
İkinci olarak biz Kürt aydınları sanki kaderimizmiş gibi "zulmü yorumlamak" tan başka bir şey yapamıyoruz. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki adeta beş bir yanımız zulüm ve haksızlıklarla kuşatılmış. Onu dile getireyim, bunu yorumlayayım, şunu yazayım derken ömrümüzün "zulmü yorumlamakla" geçtiğini görüyoruz. Halbuki ben bir Kürt aydını olarak sahip olduğum yüksek düşün gücünü Allah-u Teala'nın verdiği feraset ve basiretle buluşturup halkımın yani Kürt halkının insanlık ailesi içerisinde geleceği en güzel yere getirmek için harcamak isterdim.
Son olarak söyleyeceğim şudur ki çok zulümler gördük, yaşadık. Ama her şeyin illa bir sonu vardır. Bu zulüm için de geçerlidir. Artık Kürt halkı olarak 21.yy’ı uyanışın ve dirilişin yüzyılı olarak görüyoruz. Bu yüzden şunu diyebiliriz ki, Kürdistan'da zulmün tarihi bitmiştir. Bundan sonra bu halkın şanlı tarihi yazılacaktır.
KAYNAKLAR Suriye’nin Kimliksizleri/Nevzat Bingöl Kürt Siyaset Tarihi/Celile Celil Birinci Dünya Savaşında Kürdistan/Kemal Mazhar Ahmet
|
|
|
|
|
|
October 03
¸.·*♥*MEM U ZİNE*♥*·.¸
Kim bilebilirdi ki,
aynı isimde üç kişi olduğu ve bu üç kişilerin aşkları yüz yıllarca dillerde
destan olacağını. Hiç kimse bunu bilemezdi, Mir Sévdin de buna hiç ihtimal
vermiyordu. Mezopotamya topraklarında hep yaşanan ve gözle görülür bir şekilde
gerçektir, ancak neredeyse bütün Mezopotamya halkı bu gerçeği görmezlikten
geliyorlardı, halende görmezlikten geliyorlar. Her ne kadar erkek çocukları bir
başka birine aşık olduğunu düşünseler de, kız çocuklarının ne birine nede
birinin kızlarına aşık olduğunu veya olacağını da asla düşünmüyorlar. Aslında
bir gerçeği görmezlikten geliyorlar. Erkek çocuklarının aşık olduğu kişi bir
kız olduğunu ve bu kız da kendileri düşündükleri bir ebeveynlerin çocuğu olduğu
nasıl da düşünemiyorlar.
Adıyaman (Müğrüb) şehri geleceğin tek veliahttı olan Mem günün birinde
hiç tanımadığı bir toprakta aşık olacağı kız yüzünden öleceğini asla
bilmiyordu. Beyliğin tek evladı olan Mem daha yeni ergenlik çağına girdiğinde,
onun yerine bir başkaları düşünüyordu. Mem daha dünyaya gelmeden önce de onun
yerine bir başkası düşünüyordu. Hayatı boyunca bir başkası onun yerine kararlar
verecek ve kendisi istediği değil de, başkaları istedikleri yere gidecek,
kendisi istediği yerde oturmayacak, bir başkası istediği yerde oturacak. MEM en
doğal hakkı olan gönlünü de kendisi istediği kişi değil, bir başkası
istedikleri kişileri sevecek ve evlenecek. Aksi takdirde sevdiğine kavuşmadan
ölecek.
Nevroz; baharın başlangıcı, kanların hızlı dolaştığı ve gönüllerin
coştuğu 21 Mart da Mezopotamya da hep bayram olarak kutlanmış. MEM Ü ZİN
destanında Éhmedé Xané hep sevgiyle söz etmiştir. Günümüz Mezopotamya da bu
bahar şenliğine siyasi duygular karışmış renklerin yasak olduğu bir ortamda
kutlamaktadır. Böyle bir bayramda Mezopotamya da fanilerin coştuğu gibi, cinler
de coşmuş olsa gerek. Hasankeyf’ın kuytu kayalıkların mağaralarında toplanıp
Fanileri düşünmeye başladıklarında. Kendi çevrelerinde en güzel kız ve en
yakışıklı erkeğin kim olduğunu bir birine sorduklar, her kes kendi düşüncesini
söyleyip, sihir gücünü kullanarak sihirli ayna da güzel olarak düşündükleri
kişileri bir birine gösterdiklerinde sonuç olarak MEM Ü ZİN gecenin en güzeli
seçileceğini bir çok cinde bilmiyordu. Ancak MEM Ü ZİN gösterdiklerinde hiç birinin
şüphesi kalmadı. Ancak cinlerin şahı sadece cinlere bir soru sordu ve ardında
emir verdi. Müğrüb şehrinde MEM ve Cizre kentinde ZİN bir birini tanıyorlar mı.
Şüphesiz toplantıda bulunan bütün cinler “Hayır” dediklerinde, Şah emir verdi.
“Bu gece onları bir araya getirin” diye emir verdiğinde. Hemen cinler harekete
geçtiler.
Adıyaman şehrin üstünde ince bir duman tütüyordu. Mem ü Zin yaşadıkları
vuslat bir gecenin ardında, artık yaşadıkları yaşantı onlara ait değildi. Kendi
benlikleri onlardan alınmış, bir başkası tarafından kontrol ediliyorlardı.
Kendi istedikleri gibi değil, başkaların istedikleri gibi de yaşayamazlardı da.
Bir birini görmeden sudan çıkmış balık gibi, hayalları yaşamlarının bir parçası
oldular. Ancak her ikisi de evrenin neresinde olduklarını bilmiyorlardı. Sadece
sevdiklerin bulundukların şehrin adını biliyorlardı.
Bütün müğrüb şehrin halkı MEM’e yalvarmasına rağmen, babasının kendisi
için, görevlendirdikleri korumaların yanı sıra kendi atına binerek kale’nin
etrafında yüksek duvarın üstünden atlayarak dışarıya çıktı. Mem ardında bir çok
insanı yüz üstü bıraktığını iyi biliyordu. Hiç kimse onun bir meçhule gitmesini
istemiyorlardı. Bu nedenle babasıyla dargındı, sadece annesiyle vedalaşarak
duvarlardan atlayıp sadece adını bildiği ama hangi tarafta olduğunu bilmediği
Cizre’yi bulmak için çıkıp gitti.
Éhmedé Xané’nin hayal ettiği ve sadece gecenin karanlığında birkaç saat
yanında kaldıktan sonra kendisine yüzüğünü hediye ettiği kızın peşinden gitti.
Sadece adının Sité ye Zin olduğunu biliyordu. Cizre şehrinde aynı ailenin
içinde Sité isminde üç tane vardı. Bütün karışıklığa neden olanda bu isim
benzerliği olunca. Ceza da kaçınılmaz oluyordu bu cudi dağın yamacında ki
şehirde.
Önce
Tajdin sevgilisi Siti ile evlenebilmek için Bey’den izin ister. Gençleri takdir
eden Bey bu evliliği onaylar. Tajdin ve Siti büyük bir törenle evlenirler. Mem
ile Zin'in evlenmelerine sıra geldiğinde, Botan hükümdarı Zeyniddin Bey’in
veziri şeytan Beko hükümdarı Mem ve Tajdin'e karşı kışkırtır. Vezir, Mem ile
Zin'in evlenmeleriyle birlikte gençlerin Bey'in hükümdarlığını çökerterek
elinden alacakları konusunda Zeyniddin Bey'i ikna eder. Bu duruma öfkelenen
Bey, ölse de Mem ile Zin'in evliliğinin gerçekleşmeyeceği üzerine yemin eder.
Mem ile Zin'in aşkı her yerde duyulur.
Vezir Beko, şeytani işlerini sürdürür ve genç aşıkların gizlice buluşmalarını
takip ettirerek Zeyniddin Bey'e bildirir. Bunun üzerine Bey Mem'i
tutuklattırır...
sonu
olmayan sinirsiz guzelligin, sonu gelmez asiklarinin destanidir. fakat asiklarla
arzu sahipleri ayridir, bazisi faydalanmak ister, oteki feda olmak. bazilari
canlari icin ister canani, bazilari da cananlari icin verir cani. kimisi
kavusmak ister, tacdin gibi. kimi de derdi secer, mem u zin gibi.
sulara baktigi zaman, kanli gozyaslari
her iki gozunden akardi, bahcenin alani bulbulun askina dondu, gul suyuyla
gulleri sulardi. gercekten bir cam agacina benzeyen boyunu, parlak gunes gibi
isikli olan yanagini, oylesine yerlere sürterdi ki, topraklari ve tarhlari
sikardi. toprak onun icin ah ederdi, taslar inlerdi, agaclar onun icin vah
ederdi, yapraklar sizlardi. dertlerin elinden cektigi zaman, felegin aynasinin
yuzunu karartirdi. kendi rengiyle gullerin rengini soldurdu, kendi sesiyle
bulbulu mahzun kildi. bulbul onunla ses ortagi olamazdi, kirmizi gul de onunla
renk ortagi olamazdi.
iste o agirbasli dag ve sakin deniz,
ask tarafindan hafifletilmis, delirtilmisti, yani hasta ve fena halde olan mem, zayiflik tarafindan cok perisan
olmustu. halk sehirden ciktigi gun, zin hayalinin sevdasi onun basina vurdu.
ask derdinden sarhos ve hasta olan mem reyhanlara sumbullere bakti; " ey
gul! gerci sen de nazeninsin, ama sen nerede, zinin yuzunun rengi nerede?
zin
bı fındera dı peyive(zin muma sesleniyor)
dem,şem'e
dı kır jıbo xwe demsaz(bazen mumu ederdi kendine muhattap)
ki:ey
hemser u hemnışın u hemraz("ey sır ve oturma arkadaşım,baş
arkadaşım)
herçendı
bı sohtıne wekı mın(gerçi yanmak yönünden benim gibisin
sen)
emma
ne bı gotıne wekı mın (fakat konuşma yönünden benim gibi değilsin)
ger
şıbhete mın te jı bı gota (eğer sen de benim gibi söyleseydin)
de
mın bı xwe dıl qewi ne sohta (benim de gönlüm fazla yanmazdı)
derde
mın u te jı yek bı ferqe (benimle senin derdin farklıdır)
ew
ferqe jı xerbe ta bı şerqe (o fark doğudan batıya kadardır)
meşrıq
tuyı,agıre te zahırsen (doğusun ateşin görünüştedir)
mexrıb
ez,u batıne mın agır (batı da benim, içim ateştir)
daim
dı sojıt me rışteye can (her zaman yanıyor canımızın damarı)
te
na sojıtın bı xeyre ezman (senin ise bazı vakitlerden başka yanmaz)
pehtı
me lı ser,dı dıl perenge (benim başımda alevler,gönlümde köz var)
cane
me dıgel perenge cenge (canım o közle savaştadır)
şewqek
te lı ser seri diyare (senin başının üstünde ışık var)
sewdayeki
serseri dı bare (ondan serseri bir sevda yağıyor)
ew
şewq jıbo tera zımane (o ışık senin için dildir)
ev
pehti jıbo mera ziyane (benim başımdaki alev ise zarar verir bana)
pehta
jı dıle me dayı ser ser (benim gönlümden başıma vuran alev)
hukmje
dı ketın lı baye serser (şiddetli rüzgara hükmeder)
her
çendi bı şev dı minı bıdar (gerçi geceleri uyanıksın sen)
sıbhan
dı nivi heta vı evar (ama sabahtan akşama da uykudasın)
evar
u seher bı roj,eger şev(akşamdan şafağa,günden geceye)
ez
her dı sojım wısa lı ser hev (hep yanarım ben")
mem
bı dicle'ra dı peyive(mem dicle'ye sesleniyor)
naçar
ı jı heyşete dı çu dur(mem çaresiz insanlardan uzağa giderdi)
hemder
ı dı bu dıgel şete kur(derin nehirle hemdert olurdu)
ki:
ey şıhbete eşke mın rewane("ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir)
be
sebr u sıkuni,aşıqane (ey aşıklar gibi sabırsı ve sukunetsi nehir)
be
sebr u qerar u be sıkuni(sabırsız kararsız ve sükunetsizsin)
yan
şıbhete mın tu ji cinuni?(yoksa sen de benim gibi deli misin?)
qet
nıne jıbo tera qerarek(senin için hiçbir karar kılmak yok)
xalıb
dı dıle teda nayarek(galiba senin de gönlünde bi yar var)
her
kehze te jı çı tete bıre?(her an senin de hatrına ne gelir?)
sergeşte
dı bı lı rex cizır'e?(ki böyle cizre'nin yanıbaşında coşuyorsun?)
ev
şehreye ger jıbo te mehbub(eğer bu şehirse senin sevgilin)
hasıl
geriyaye bo te metlub(işte elde etmişsin arzunu)
daim
dı dıle tedane menzil(her zaman koynundadır bu konaklar)
deste
te lı gerdane hemail(kollarını dolamışsın gerdanına)
heja
jı xwede tu fıkre na ki (hala allah'tan korkmuyorsun da)
her
roji hezare şıkre na ki(her gün binlerce şükretmiyorsun da)
ev
çende dı ki hawar u gazi(bunca feryad figan ediyorsun)
edı
çı mıradeki dıxwazi?(artık ne murad istiyorsun?)
behude
çıra dı ki tu feryad?(boş yere niye feryad ediyorsun)
aware
dı çı diyare bexdad(avare avare bağdat diyarına gidiyorsun)
ger
ez bı gırım we ger bı nalım(ben ağlarsam,inlersem eğer)
wer
ez bı mırın we ger bı kalım(ben ölürsem sızlarsam eğer)
herçı
weku ez bı kım rewaye(her ne yaparsam ben revadır)
maquli
jıbo mera fenaye(benim için mantıklı yol,yok olmaktır)
carek
lı dıle mı jı guzer ke(benim gönlümün içinden de geç bir kez)
serçeşmeye
çeşme mın nezer ke(gözlerimin baş pınarına bak bir kez)
derde
dıle mın ku be dawaye(gönlümün derdi neden dermansızdır)
çeşme
tere mın çıma ceraye(ıslak gözlerimin macerası nedir)
diwaneme
mın peri bı der da(divane oldum ben periyi elden kaçırdım)
ez
dicle'me zenbere me ber da(dicleyim ben zenbereği bıraktım)
westani
u nergızi u seqlan(dicle kıyısındaki yer isimleri)
derwaze
u omeri meydan(dicle kıyısındaki yer isimleri)
van
seyregehan tu le dı kı geşt(sen oralarda dolaşıyorsun)
ez
mem'e jıbo mıra der u deşt (tek başıma kaldım burda bu ovalarda
SEVDA
SONUNDA ÖLÜMLE SON BULDU MEM 'İM ÖLDÜĞÜNÜ DUYAN ZİNE KENDİNİ DİCLENİN SULARINA
BIRAKARAK ÖLÜMÜ SECMİŞ VE ONLARIN KAVUSMASINA ENGEL OLAN BEKO'YU ÖLDÜRDÜLER
FAKAT HALA CEVREMİZDE BEKOLAR YOKMU SİZCE ?
Mem-u zine nin türbeleri hala cizrede yanyana gömülü ayak diplerinde ise
onların ölümüne sebeb olan beko yatmaktadır.Su ana akadar mezarların arasında
dikenli çalılar cıkmakta ve mezarda bile kavusamadıklarına inannılıyor
Kürt tarihinde Kürt halkının
haklarının ve özgürlüklerinin gasp edilmeye başlandığı 1800'lü yıllardan
günümüze kadar, ortaya çıkan kıyam ve başkaldırıların hemen hepsine alimler,
aydınlar, toplumun ileri gelenleri önderlik etmiştir. Halkımızın başkaldırı
tarihi; bazen İslami-özgürlük temelinde bazen de salt özgürlük yönüyle ön plana
çıkan, bölgesel veya genel, küçük-büyük birçok başkaldırı hareketiyle doludur.
Sadece son
200 yılda 29 başkaldırının meydana geldiği göz önüne alınırsa; dünya üzerinde
eşi-benzeri olmayan bir sömürü ve esareti yaşamasından dolayı Kürt halkının
"özgürlüğe tutkusu" ve "başkaldırılarının haklılığı" daha
iyi anlaşılacaktır.
I.Dünya
Savaşı'ndan sonra elinde kalan son sömürgeleri de kaybeden Osmanlı Devleti,
Sevr Antlaşması'nda belirlenen hükümlerin uygulamaya konulmaması için
faaliyetler yürütmeye başladı. Son sultan Vahdettin tarafından görevlendirilip
Anadolu ve Kürdistan'a gönderilen Mustafa Kemal, buralarda halkın desteğini
almak için görüşmelerde bulunup kongreler düzenliyordu. Osmanlı yönetimini
tamamıyla ortadan kaldırıp yeni bir yönetim kurmak isteyen Mustafa Kemal,
Erzurum ve Sivas'ta Kongre düzenleyerek Anadolu'da yeni bir oluşumun
temellerini oluşturur. Kürdistan'da aşiret reislerini bir araya getirip,
birlikte hareket edecekleri takdirde onlara da haklarının verileceği
vaadlerinde bulunur.
Mustafa
Kemal Sivas valisi Reşit Paşa'nın desteğiyle Dersim ve Koçgiri'deki aşiret
reislerini Sivas'a çağırıp görüşür.Bu görüşmeye sadece Koçgiri aşiretinden
Alişan katılır. Mustafa Kemal Sivas'ta bulunduğu süre içinde Koçgiri'de halkın
ayaklanma hazırlıkları yapmakta oldukla-rını öğrenir.
İttihat
Terakkiciler, bu dönemde İstanbul Hükümetini kabul etmediklerini açıklayarak
Ankara'da yeni bir hükümet kurarlar. Ankara Hükümeti'nin kurulmasıyla beraber
halifeliğin elden gideceğini gören halk irili ufaklı kıyamlarla Ankara
Hükümeti'ne karşı direnişe geçer.
Kürdistan'da
aktif bir şekilde faaliyet yürüten Kürdistan Teali Cemiyeti'nin Koçgiri'de de
şubesi açılmıştı. Bu dönemde KTC tarafından Koçgiri ve Dersim'de örgütlenme ve
halkı bilinçlendirme çalışmaları yürütülüyordu. Kürdistan Teali Cemiyeti, genel
bir ayaklanma hazırlığı için bölgeye bazı aydınlar gönderir. Sivas yöresinde
Zara, Divriği ve Kangal'da vete-riner olarak çalışan Nuri Dersimi, KTC üyesi
olan Haydar Bey'le beraber 1919 Haziran'ında Dersim'e gider. 1920'de Sivas'ın
Kangal ilçesinin Yellice nahiyesindeki Hüseyin Abdal Tekkesi'nde aşiretlerle
görüşmelerde bulunarak Kürdistan'ın özgürlük mücadelesine destek vermelerini
ister. Bu toplantıya Canbegan, Kurmeşan ve diğer aşiretlerle bölgedeki bütün
Kürtler katılırlar.
Dersim ve
Koçgiri'li aşiret reisleri, ayaklanmadan önce Xarput'ta toplanıp TBMM
Hükümetine bir nota vermeyi kararlaştırırlar. Mustafa Kemal'e gönderilen notada
yeni hükümetin, Kürdistan'daki Türk memurları ve Koçgiri bölgesine giden
askerleri geri çekmesi, Kürt mahkumları derhal serbest bırakması istenir.
6 Mart
1921 'de Koçgiri ayaklanması başlar ve Kürtler Ankara Hükümeti ile ilk
mücadelelerini başlatırlar. Bir süre sonra Kangal'ın Yellice Nahiyesindeki
Hüseyin Abdal Tekkesi'nde Kurmeşan, Canbegan ve diğer Koçgiri aşiretlerinin
katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Toplantıda Amed, Van, Bitlis, Xarput,
Dersim ve Koçgiri bölgelerinde bağımsız bir Kürdistan'ın kurulması için silahlı
mücadelenin gerekliliğine karar verilir. Bir yandan hazırlıklar hızla
sürdürülürken öte yandan da teçhizat elde edebilmek amacıyla askeri noktalara
bazı baskınlar düzenlenir. İlk olarak Temmuz ayında Zara'da, Çulfa Ali Karakolu
basılır, daha sonra Şadan Aşireti reisi Paşo komutasındaki güçler, Kuruçay'a
cephane taşıyan bir askeri birliğe baskın düzenler. Bir kaç karakol basılarak
cephanelerine el konulur. Refahiye ele geçirilerek Hükümet Konağı'na Kürdistan
bayrağı asılır.
Gelişen
olaylardan endişe duyan Ankara Hükümeti, Koçgiri aşireti reisi Alişan'ı
Refahiye Kaymakamlığına, kardeşi Haydar'ı ise Ümraniye müdürlüğüne atar. Alişan
ve Haydar'dan, Dersim'de yaşanan olayların önüne geçmeleri istenir. Bu arada
Alişêr komutasında bir grup Kemah ve çevresinde baskınlara devam ederler.
Alişer'in, ayaklanmadaki etkinliğinin farkında olan Ankara Hükümeti Alişan ve
Haydar'ı, Alişer'i takip etmeleri için görevlendirir. Aynı zamanda aşiretlerle
görüşüp direnişi durdurmaya çalışırlar. Ankara Hükümeti bu dönemde Anadolu'da
baş gösteren Çerkez Ethem ayaklanmasıyla uğraştığı için buradaki ayaklanmayı
içten bastırmaya çalışıyordu.
Askeri
güçle baş edilemeyen ve dize getirilemeyen Kürt Kıyam Hareketlerinin önde
gelenlerini; dünya malıyla, makamla, mevkiyle, rütbeyle kandırmaya çalışan
sistem "Osmanlı'da oyun çok" mantığıyla kıyamı içten çökertme ve
dağıtma politikasını tarih boyunca kullanmaya çalışmıştır. Bu başkaldırıda da
benzer tekliflerle gelen sistem, vereceği küçük bir dünya menfaati karşılığında
Kürtlerin onurlarını satın alma girişiminden eli boş dönmüştür. Kıyam
önderlerinin bu tutumlarının yanında bazı aşiret reisleri kıyamın olgunlaştığı
bir dönemde Ankara hükümetinin çağrısıyla kıyamdan çekilmiştir.
Dersim,
Hozat, Çemişgezek bölgelerinde Kürt ileri gelenleri bir araya gelerek Ankara
Hükümeti'nin Kürtlere yönelik tutumlarını öğrenmek amacıyla Hükümete bazı
soruların sorulmasına karar verir.
1-
Kürdistan Muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul saltanat Hükümetinin bu
babdaki kararını Mustafa Kemal Hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin
açıklanması,
2-
Kürdistan Muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal Hükümetinin görüş noktası hususunda
Dersimlilere acele cevap verilmesi,
3- Elaziz,
Malatya, Sivas, Erzincan mıntıka-ları hapishanelerinde mevcut bütün Kürt
mah-kumlarının serbest bırakılması,
4- Kürt
çoğunluğun bulunduğu noktalardan Türk Hükümeti memurlarının çekilmesi,
5- Koçgiri
Mıntıkasına gönderildiği haberi alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması.
Ankara
Hükümeti'ne gönderilen bu sorulara Hükümet tarafından hiçbir cevap verilmez.
Sa-dece halkı yumuşatmak için bir heyet gönderilir ancak bu heyet Dersim halkı
tarafından kovulur. Dersimliler bu kez "Elaziz Vilayeti vasıtasıyla"
bir telgraf çekerler. Telgrafta şunlar belirtilir:
"Ankara
Büyük Millet Meclisi Riyasetine;
Sevre
muahedesi mucibince; Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil
bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, binaenaleyh bu teşkil edilmelidir,
aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan
eyleriz." (İmza: Garbi Dersim Aşair Rüesası)
Telgrafın
gönderilmesiyle beraber artık Hükümete karşı bağımsızlık mücadelesi başlatılır.
Hükümet bölgeye asker göndermeye başlar. Ayaklanmanın gelişim planı şu şekilde
hazırlanır: Hozat'a Kürdistan bayrağı çekilecek, ardından Erzincan, Xarput ve
Malatya üzerinden Sivas'a doğru ilerlenecek ve Ankara Hükümeti'nden Kürdistan'ın
bağımsızlığının tanınması istenecekti. Bu arada Ankara Hükümeti ayaklanmayı
içten bastırmak için bazı aşiret reisleriyle görüşüp yanına çekmeyi başardı.
Diyap Ağa, Meço Ağa, Kango oğlu Remzi ve Binbaşı Hayri Dersim mebusu olarak
Ankara'ya çağırıldı.
Ayaklanmaya
yönelik ilk ağır darbe bu şeklilde gerçekleşti.
6 Mart
1921'de Kızıltepe'li Rifet ve Temiro oğlu Hüseyin Bey önderliğindeki bir grup
köylü asker kaçaklarını yakalamak isteyen bir süvari bölüğüne Koçgiri
yakınlarında baskın düzenler. Baskında Binbaşı Halis, iki Subay ve dört Er
öldürülür. İmranlı da tamamen ele geçirilir. Hükümet 10 Mart 1921'de, Sivas
bölgesinde sıkıyönetim Mahkemesi kurulması kararı alır.
Seyit
Rıza, ayaklanma sırasında insiyatifi başkalarına; özellikle elçisi olan Nuri
Dersimi'ye bırakır. Ayaklanmanın başlıca liderleri olarak Koçgiri aşiret
ağalarından Alişan ve Haydar, ilk yönlendiriciler olarak da Alişer ve Nuri
Dersimi'dir.
Hükümet
ayaklanma bölgesinde bulunan birliklerine ayaklanmayı bastırma yönünde bir
bildirge gönderir ve nasıl bastıracaklarını şöyle bildirir:
"İsyan
ve eşkiyalıkta ayak direyenlerin mallarına el konulacak ve en yakın hükümet
merkezine teslim ile evleri yakılıp yıkılacaktır. Ayaklanmada ve eşkiyalıkta
direnenler tek kişi olmayıp köy halkı oldukları takdirde bu işlem bütün köy
için uygulanacaktır."
Bu sırada
Topal Osman adındaki bir çete reisi adamlarıyla beraber Refahiye üzerinden
Koçgiri'ye cephe açar. 25 Martta, Eğin ve Erzincan'dan gelen bir Hükümet
Birliği pusuya düşürülür.
Kurmeşan
aşiret reisi Güzel Ağa bir çatışmada vurulduktan sonra hareket darbe alır. Kürt
Kuvvetleri Koçhisar'dan doğuya doğru çekilmeye başlar. Zara'da çarpışan güçlere
yardım gönderilemeyince oradakiler yenilgi alır. Hareketin askeri önderlerinden
Bahri ve Sabit Bey'ler de vurulunca hareket öndersiz kalır. Kürt Kuvvetleri
geri çekilerek cepheyi terk etmeye başlarlar. Haydar Bey 2.000 kişi ile 24
Nisan'da Erzincan-Pülümür üzerinden Dersim'e çekilirken Türklere hoş görünmek
için Kureşan Aşireti reisi Kör Paşa, bir kaç bin kişilik bir kuvvetle yolunu
keserek Dersime geçmesine engel olur. Haydar Bey onlarla savaşmayı redde-derek
tekrar Koçgiri'ye geri döner. Daha sonra Sivas beylerine kanarak 1.000 kişilik
grubuyla Hükümete teslim olur. Durumu fırsat bilen Topal Osman da geri dönerek
halka yönelik kıyımına devam eder. Dersim'den hemen bir kısım Kürt savaşçı
gönderilir, çarpışmalar sonucu çeteye büyük zarar verdirilir. Topal Osman da
yaralı olarak kaçar. Haydar'dan boşalan yere amcası Mahmut Bey gelir. Mahmut
Bey, Temiro Oğlu Hüseyin, Nuri Dersimi, Tarbazlı Memo, Kımıl Aziz, Dılo, Abbas,
Alişer ve Paşo Arpaçayı geçerek Dersime varırlar. Buna rağmen ayaklanma Alişan
Bey'in teslim olduğu 17 Haziran'a kadar sürer.
TBMM
ordusu 11 Nisan 1921'de ayaklanma-dan geriye kalanları da yok etmek için
harekete geçer. Koçgiri Hareketinin kanla bastırılması o sırada TBMM deki bazı
Kürt Mebusları tarafından da şiddetle eleştirilir. Erzincan mebusu Emin Bey :
"Orada öyle bir mezalim icra edilmiştir ki, tüyler ürperticidir" der.
Nuri
Dersimi isyanın sonucunu şöyle değerlendiriyordu. "Koçgiri Kürt İstiklal
Savaşı, Kürdistan istiklal savaşının bir merhalesiydi, onunla bir meydan
muharebesi kaybetmiştik fakat savaş bitmemişti. Biz son zaferi kazanacağımıza
inanmış ve iman getirmiştik. Arzu ve inancımıza hiç bir şekilde halel
gelmemiştir."
Sivas
Sıkıyönetim Mahkemesi, Alişan Bey, Haydar Bey, Alişer Bey ve Zarife ile ayrıca
95 isyancıyı idama, 180 isyancıyı ise 5 yıl ile müebbet hapse mahkum eder.
Alişer ve
Karısı Zarife ise 9 Temmuz 1937 yılında Peri Palaxine'de Kafat mağarasında
Rehber ve Zeynel adlı iki hain ve adamları tara-fından öldürülmüşlerdir.
Bugün bu
ayaklanmanın gerçekleştiği böl-geye gidilirse, bunun izlerine rastlamak zordur.
Sistemin tehcir politikası sonucu özellikle önde gelen aileler başta olmak
üzere, ayaklanmayla ilgisi olan-olmayan tüm bölge halkının çoğu Anadolu'ya
sürülmüştür. Sonrasında uygulanan asimilasyon sonucu bu bölge Kürt özgürlük
mücadelesinden koparılmaya çalışılmıştır.
Haklı
olduğuna güçlü bir şekilde inanan bu halk, bu haklılığının üzerine; başarıyı,
geleceği ve kurtuluşu bir gün mutlaka inşa edecektir. Bunun için de yaşadığımız
21. yüzyıl inşallah buna şahit olacaktır.
|
|
|
|
Bana Dualarımı Ver RABBİM...
Yusuf’un kıtlık yılları vurduğundan beri en derin cümlelerime, ben anlaşılmazlıkların dehlizinde boğuldum… Bak, inan tükendi tüm kelimelerim. Dilimde bir sükût. Ve kırıldı kalemim… Sana
nasıl anlatırım, avuçlarımın bile kelimelersiz bomboş kaldığını. Ve
nasıl söylerim sana, gecelerimin nidasız, secdelerimin duasız
kapkaranlık olduğunu. Sahi kelimeler de terkeder mi insanı? Ve öylesine vurgun, öylesine durgun yapayalnız bırakır mı? Bir Zekeriya imtihanında belki de yüreğim… Çaresizliğin, yapayalnızlığın zirvelerinde… Ve bir terk edilişin en mahzun, en acıklı yerinde… Gözlerim kanıyor biliyor musun? Ve ellerim yanıyor… Sen hiç dualarınsız kaldın mı? Ve yalvara yakara, için için dualarını aradın mı? Yıldızlara
sordun mu hiç; gecelerini aydınlatan ve ansızın bir yıldızın kayışı
gibi ellerinden ve dilinden kayıp kaybolan dualarını… Peki ya
ağladın mı? Dilin ısrarla susarken ve yol vermezken kelimelere, bomboş
ve çaresiz kalan avuçlarına damla damla hasret akıttın mı? İşte ben şimdi, terk edilişin en acısını yaşıyorum günlerimde… Ve Zekeriyya’nın garipliğini taşıyorum saatlerime. Dualarımsız; öylesine öksüz, öylesine yetim, boynu bükük bir çocuk gibi dolaşıyorum caddelerde… Tufan mı yuttu yoksa yakarışlarımı ey Nuh? Cahilce davranıp yanlış bir şey mi istedim yoksa Rabbimden… Neden dilimde bir sükût… Oysa, dualarımsız çöl, dualarımsız kurak ve dualarımsız yangınlardayım. Süleyman! Söyle rüzgara, tüm çağlardan toplasın da getirsin bana, en güzel duaları… Söyle rüzgara ki, dua dua essin yüreğime. Bedir, Uhud ve Hendeğin en yaman yiğitlerinin cennet kokan dualarını üflesin ellerime… Ve Meryem! Sessizliğini boz da, umut söyle Zekeriyya çaresizliğime… Dilediğini
hesapsız rızıklandırandır O, de… Dilediğine duaları da hatırlatandır.
Bana dualarımı geri ver Rabbim… En güzel kelimeleri öğret yüreğime. Ben sana dua etmekle hiç mutsuz, bedbaht olmadım ki Rabbim… Asıl dua etmediğimde mutsuzluğu yaşadım ve bedbahtlardan oldum. Bana dualarımı ver Rabbim! Avuçlarıma yağdır rahmetini… Ve dilime kondur en kabul olunacak heceleri Bana dualarımı ver RABBİM...
Raziye Nur Tuna
Simdi sukut limanlarina demirledim gemilerimi. Sadece bekliyorum. Günesin dogusunu nasil beklerse yüce daglar, yagmurun yagisini nasil beklerse çiçekler, öylece hasret gemilerimi ask denizine indirecegin ani bekliyorum. “Beklemek sabretmektir”. Dedi ustam, “kalbim üstüne ” dedim, büküldü boynum.
|
| |
|
|
|
|
|
Hoş geldin ey suskun sevgilim;
Tut
sözünü; sus. Mühürle dudağımı, sesimi tut, lâl eyle çığlıklarımı. Nahoş
avazların uçurumlarından çek dilimi. Yalanların kuyularından çekip
çıkar nefeslerimi. Göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi.
Hoş geldin ey yüzü gamzelim;
akışının
menzilinde tut gözlerimi. Tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et
kibrimi. Göremeyip de seni, gösteremeyip de yanımda yöremde, görür gibi
huzurunda tut çaresiz yetimliğimi.
Hoş geldin ay yüzlüm benim;
Tut
saçlarımın kakülünden, kaldır yüzümü yerden. Utancımı tebessümünün
kıvrımlarına dola, yut. Pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar,
uyut. Dağıt neşemin saçlarını, hüznün tenine yasla umarsızlığımı.
Hoş geldin ey hesapsız sevincim;
Tut
elimi. Avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi. Geri ver uzak
dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi. Tut Ferhad’ımın elinden,
şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi. Tut Züleyha’mın elini, önü ardı
yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi.
Hoş geldin ey ruh ikizim;
Tut,
ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü… Tut ki aynalarda avuntu
bulamayan, bakışlarında kendini tanımayan, özlediğinde kendine
varamayan, yüzünü yakmış bir hastayım. Gözbebeğinde tut beni.
Ayıplamadan, tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana. Tut ki
resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı
umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum. Tut kolumdan, ardın sıra
sürükle, yuvama götür. Tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık
bir kâğıt, kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm. Aklında tut
beni; diline dola, dudağına değdir, cümlede kullan, tut bir şiire
kafiye eyle beni. Tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp
parayım. Elinde tut, say beni, inci mercana sat beni. Işığa tut yüzümü;
sahih kıl beni.
Hoş geldin ey son tesellim;
Göz yaşımı yanağında tut, taç yapraklarına taşı ağlayışımı. Şehvetin kirinden sıyır, tenin tozundan ayıkla kalbimi.
Hoş geldin ey kalbimin göğü;
Tut kanatlarımdan, rahmete yapıştır teleklerimi, yücelere yükselt bedenimi. Yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında.
Hoş geldin ey bin bahar neşesi;
Tut elimden sımsıcak, karanfillerin kûyuna götür beni, güllerin suyuna kat demimi, demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi.
Hoş geldin ey ışıltılı libasım;
Tut
yakamdan, giy beni, giyindir beni, ört bencilliğimi, üşümeye terk etme
bendeni. Omuzlarıma sarıl şal gibi, rızana razı eyle beni.
Hoş geldin ey kan davalım;
Tut
iki yakamdan, tutukla beni, yetimlerin yüzüne çalıp pare pare eyle
cimriliğimi. Bağla ayağımı yokluklara gitmekten. Bileklerimi kelepçele,
yasakla ellerime biriktirmeyi..
Hoş geldin ey açlığım;
Tut
ve at sahte doymuşluklarımı, teni üzerimden sıyırıp ruhun semâsına
savur beni. Çıplak bırak cümle duyarsızlıklardan. Yırt at yüreğimdeki
yalancı tesellileri.
Hoş geldin ey sırdaşım;
Tut
beni, sobele. Saklandığım yerde bul beni. Şehrayinlere kat. Gizlice
kaçır evden. Mahyaların ışığına kat gözlerimi. Kandillerin
fısıltılarını lerzan gönüllere karıştır. Kanlıyı hunrîz ile barıştır ki
ihanetler yatışsın, nefretler sönsün, yalnızlıklar sussun..
Hoş geldin ey gam telim;
Tut
getir o mahur besteleri. Notaların ahengine böl kırgınlıklarımı. Şarkı
eyle, ezberinde tut kırık sözlerimi. Mızrabının ucunda titretiver
yüreğimi, aşka sürgün et kelimelerimi, göklü salkımından emzir kuşluk
vaktimin ümitlerini.
Hoş geldin ey güz yağmurum;
Sağanağına
tut bu çorak gönlü. Seline kat yangınlarımı. Damla damla denize at
kanayan yanlarımı. İçimde uyuyan tohumları uyandır, baharlara taşır
yüreğimi.
Hüznümün sarı yapraklarını toprağa kat.
Hoş geldin ey orucum;
Acıktım sana; sofrana oturt beni. Acıttım içimi; göğsünde avut beni. Aktım sana; damla damla yut beni. Aldandım sahte ışıklara; beşiğinde uyut beni. Ağular içtim bal kâselerinden; döşeğinde sağalt beni. Azaldım nisyanlar içinde; gözlerinde çoğalt beni. Ağına düştüm isyanların; tut elimi, doğrult beni. Ağzına düştüm yalanların; tut dilimi, doğruda tut beni. Ayartısına kandım anlık sevdaların; tut gözlerimi, körelt beni. Arı duru kalamadım, bulandım; el üstünde tut pişmanlıklarımı, durult beni. Tut beni.
SENAİ DEMİRCİ
Ask ne hamsoz ne atestir Ask ne mecnun ne leyla Ask ne huzun ne Sevinctir Ask dedigin yuce MEVLA ...
|
| | |
|
|
|
|
|
|
HAYATI KAÇIRMAK
Kaçamak yaşıyoruz.Her şeyden ,bazen kendimizden bile kaçıyoruz.Duygularımızı paylaşmak nedense zor geliyor bize.
Kendimiz bile yaşayamıyoruz ki...
Hep içimize atıyoruz sevgileri,hüzünleri,mutlulukları.
Bağırıp çağırıp hani derler ya ''bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi'' ağlayamıyoruz bile. Utanıyoruz...
Kızgınlıklarımızı
hep içimize atıyoruz. Aslında kendimize kızıyoruz. Karşımızdakinin hiç
suçu yok ''sadece o O'nun düşüncesi'' diyemiyoruz.Gördüğümüz her iyilik
ve
kötülüğün bizden kaynaklandığını anlayamıyoruz.
Volkanlar patlıyor içimizde söndüremiyor
gözyaşları mızı içimize akıtıyoruz.
Görmüyoruz...kör değiliz sadece bakıyoruz.
Çevremizdekileri sadece hareket eden birer obje olarak değerlendiriyoruz.Doğan güneşin sıcaklığını ,
rüzgarın
getirdiği okşamayı,kuş sesindeki canlılığı ve hayatı hep
kaçırıyoruz.Ruhumuzu bir yerlerde bıraktık ,bulamıyoruz...Çok hızlı
gidiyor,dinlenemiyoruz.Herkes ama herkes,
her şey üstümüze üstümüze geliyor...Korkup kaçıyoruz. Sevemiyoruz...Sevgilerimizin bile sebebi çıkar ilişkisine dayalı.
Hep bir şeyler bekliyoruz karşımızdakinden .
Peki... Ne veriyoruz..?.Arkadaşlığı bile beceremiyoruz.
Bazen bir merhaba demek bile zor geliyor.
''O bana dün selam vermemişti ben neden vereyim'' bile diyebiliyoruz.
Aslında kendimizle inatlaşıyoruz.Egomuz daima üstün geliyor.
Sebebini bilmiyoruz.
Düşünmüyoruz.geleceğimizi,geçmişimizi içinde bulunduğumuz anı bile düşünmüyoruz.Hep gel geç ilişkilerde gözümüz.
Hep başkası olmakta...Kendi benliğimizi kaybettik.
Tanımıyoruz
içimizdeki beni.Ne istediğimizi ne beklediğimizi bile
bilmiyoruz.Kendimizden bile kaçıyoruz. Yüzleşemiyoruz kendimizle...
Eleştiride dozu kaçırmaktan korkmuyoruz ama kendimize yöneltilen eleştirileri saldırı olarak algılıyoruz.
Hayatın tüm yanlışları hep bizim dışımızda... Bir tebessümü bile çok görüyoruz karşımızdakine.
Bilmiyoruz,
aslında o çok gördüğümüz tebessümün kendimize verdiğimiz
en değerli hazine olduğunu...
Fani Dünyanın prensesi değilim.
Gönül hırkalarını yamar giyerim.
Dostlarla ağlar, dostlarla gülerim...
Copyright ©2008 KARDELEN™ |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Canım Yanıyor....
Canım yanıyor içimde bir sızı nedenini bilmiyorum Yada ulaşamamak,ağlayamamak derinden, Kıyamdayken başka yerde, secdedeyken başka yerde olmak Yönelememek sana içten bir aşkla Canım yanıyor ya Rabbel alemin Bir sızı var anlayamadığım, Canım yanıyor Ya Erhamerrahimin Adını koyamadığım, Bugün gitmek istedim buralardan Sana yakın olmak için,uzakları yakın yapabilmek için, Çıktım viran şehrimden; daha fazla gidemedim nedense, Bir yağmur başladı sessizce,ER-RAHİM diye fısıldadı paramparça olan yüreğime, İrkildim Ya Rabbelalemin,rahmetine kavuştur beni, Sonra yürüdüm içimde bir ses anlayamadığım, Bir güvercin gördüm sırılsıklam; EL-CELİL dedi içimdeki sese, Ne büyük.ne yücesin; yüceliğinle derman ol derdime, Islandım,yorgunum birde acı var içimde nereye baksam seni gördüm ALLAHIM Bir çocuk tebessümünde,bir yaprağın vedasında mevsime, MALİKÜL-MÜLK tecellisini gördüm kara bulutların içinden doğan güneşte Sen her şeyin tek sahibi ALLAHIM, İçimde bir uçurumken hayat,üstelik çıkmazdayken dar sokaklarım EL-MÜHEYMİN sesi kulağımda, Sen aciz kullarını unutmayan hep gözeten ALLAHIM,yardım et bu kuluna, Savruluyorum nereye gitsem bilmiyorum,bir dağa bakıyorum bir mahlukata Hepsi rükuda hepsi kıyamda Çiçekler,otlar,toprak secdede En küçük mahlukat zikirde,insanlık ise gaflette YA HALIK diyor tabiat; adem ise hüsranda,azapta Ey incelik,lütuf sahibi EL-LATİF Ey kusurlardan münezzeh KUDDÜS EY adalet sahibi EL-ADL EY büyüklük sahibi EL-AZİM EY merhamet sahibi ER-RAHMAN Nereye baksam,nereye dönsem sen tecelli ettin, Bir tek insanlıkta görmedim huşu ile yakarış, her şey sende yaşarken; İnsanlık nefsinde ölmüş Her yer sende iken,insanlık her yerde viran olmuş, Bu viran şehirde,divane dünyada yalnız bırakma bizi UTANIYORUZ RAHMETİ GENİŞ ALLAHIM Bizi bize bırakma ALLAHIM BİZİ BİZE BIRAKMA! ! ! Amin...Amin...Amin...
|
| | | | |
|
|
|
Kalbin gece uyanışı: Teheccüd
Kapı çalınıyor.
Gecenin yarısı... Kim olabilir?
Hz. Ali r.a. ile Hz. Fatıma r.a.'yı bu geç vakitte uyandıran kim?
Bir şey mi oldu? Önemli bir haber mi var? Herkesin uykuda olduğu şu vakitte kapı neden çalınıyor?
İkisi
birden uyanıyor. Bakıyorlar, kapıyı çalanın Rasul-i Ekrem s.a.v.
olduğunu anlıyorlar. Gelen O... Alemlerin övüncü, Allah'ın son elçisi.
Gece ibadetine kalkmaları için geldiğini biliyorlar.
Efendimiz
s.a.v. onları uyandırdıktan sonra kendi evine dönüyor. Namaza duruyor,
Aişe r.a. Validemiz'in her zaman güzelliğinden ve uzunluğundan
sitayişle bahsettiği teheccüd namazına. (Buharî, Teheccüd 16)
Namaz
uzun sürüyor. Efendimiz s.a.v. selam verip namazından ayrıldıktan
sonra, tekrar Hz. Ali r.a. ile Hz. Fatıma r.a.'nın evine gidiyor.
Onları uyandırmıştı, ama kalktıklarına dair bir emare göremedi. Tekrar
uyandırmaya gidiyor ve bu sefer sesleniyor:
- Kalkın. İkiniz de Namaz kılın!
İkisi de uyanıyor. Hz. Ali r.a. gözlerini ovalıyor. Uykulu halde belki de iyice düşünmeden ağzından bir söz çıkıyor:
-
Vallahi Allah'ın bize farz kıldığından başka namaz kılamayız.
Canlarımız Allah Tealâ'nın elindedir. Bizi uyandırmayı dilerse,
uyandırır.
Rasul-i
Ekrem s.a.v. hemen geri dönüyor, bir taraftan da ?Allah'ın bize farz
kıldığından başka namaz kılamayız? sözünü iki kere tekrar ediyor ve şu
ayeti okuyor:
-Zaten insan tartışmaya pek düşkündür.? (Kehf, 54) (Buharî, Teheccüd 5)
Uykusunu bölen o bahtiyar kullar
Uykunun
en tatlı yerinde uyanmak, abdest alıp namaza durmak çok özel, çok güzel
bir şey? Ama kolay değil. Buna teheccüd denir. Efendimiz s.a.v. biricik
kızını ve çocukluğundan beri yanından ayırmadığı damadı Hz. Ali r.a.'ı
teheccüde kaldırıyor. Farzlardan sonra Allah'a en sevimli olan namaza
çağırıyor. (Müslim, Sıyam 202)
Yüce Mevlâ, gecenin bir kısmında namaza kalkmasını Rasulullah s.a.v. Efendimiz'e zaten emretmişti:
-Gecenin
bir kısmında da uyanıp kalk ve sana mahsus olmak üzere nafile namaz
kıl; ola ki bu sayede Rabbin seni övgüye değer bir makama ulaştırır.?
(İsra, 79)
Efendimiz
s.a.v. de her gece kalkar, Rabbi'nin emrine uyarak namaz kılar,
secdelere kapanır ve uzun uzun O'na yalvarırdı. Secdede iken yaptığı
dualardan biri şöyleydi:
-
Allahım! Sadece sana secde ettim. Yalnız sana iman ettim. Sana teslim
oldum. Benim yüzüm, kendini yaratıp ona şekil veren, kulağını ve gözünü
var eden Rabbi'ne secde etti. Ahsenu'l-hâlikîn olan Allah çok yücedir.?
(Müslim, Müsafirîn 201)
Alemlerin
Rabbi, Rasulü'nün sünnetine uyarak geceleyin kalkıp namaz kılan, dua
edip ibadetle meşgul olan, yalvarıp yakaran kullarını da kitabında
şöyle anlatıyor:
Korkuyla
ve ümitle Rablerine yalvarıp dua ettikleri için bedenleri yataklardan
uzak kalır ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar.
Yaptıklarına karşılık olarak onlar için kendilerini mutlu edecek ne
güzel nimetlerin hazırlanıp saklandığını hiç kimse bilemez.? (Secde,
16-17)
Takva
sahibi olan kullar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde
ve pınar başlarında bulunacaklar. Onlar bundan önce dünyada güzel
davrananlardı. Geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de
bağışlanma dilerlerdi. Mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak
vardı.? (Zariyat, 15-18)
Gece
uykudan uyanıp namaz kılmak, müekked sünnetlerin en başında yer alır.
Mümine kazandırdığı çoktur. Bunun için teheccüd ibadetine engel olmak
isteyen şeytanın ilginç hileleri vardır. Sabahtan hayata yorgun
başladığından şikayet edenler, teheccüd ibadetinde bir şifa
bulacaklardır. Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle buyurmaktadır:
Biriniz
uyuduğu zaman şeytan onun ense köküne üç düğüm atar. Her bir düğümü
attığı yere, ?gecen uzun olsun, yat, uyu' diye eliyle vurur. Şayet o
kimse uyanarak Allah'ı anarsa, düğümlerden biri çözülür. Abdest alırsa,
bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın attığı bütün
düğümler çözülür ve böylece neşeli ve huzurlu bir şekilde sabahlar.
Allah'ı anmaz, abdest alıp namaz kılmazsa, uyuşuk ve tembel bir şekilde
sabahlar.? (Buharî, Teheccüd, 12; Müslim, Müsafirîn, 207)
Ne zaman, ne şekilde?
Rasululah
s.a.v. Efendimiz, yatsı namazını kıldıktan sonra vitir namazını
kılmadan evine dönerdi. Bir miktar uyuduktan sonra gecenin ilerleyen
vakitlerinde kalkar teheccüd namazını kılardı. Teheccüd namazından
sonra biraz dinlenip vitri eda ederdi. Teheccüd namazını, ikişer ikişer
veya dörder dörder sekiz rekat kılar, arkasından vitre geçerdi.
(Buharî, Teheccüd 16; Müslim, Müsafirîn 125)
Efendimiz s.a.v. Sahabe-i Kiram'ı teheccüd ibadetine şöyle teşvik ederdi:
?Bir
kişi eşini geceleyin uykusundan uyandırıp birlikte namaz kıldıklarında,
Allah'ı zikreden erkekler ve kadınlar arasına yazılırlar.?
Ve...
?Ey
insanlar! Selamı yayınız, yemek yediriniz, insanlar uyurken geceleyin
namaz kılınız. Böyle yaparsanız selametle cennete girersiniz.?
(Tirmizi, Et'ime, 45)
Selametle cennete girenlerin arasında yer alma
ümidi ve duasıyla...
öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî; Aklansın.. Ölümün kara düşleri, Korkuları, umutlara döndürsün. Rahmetinle, her damlası Cehennemler söndürsün...
Ööyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî; Cennetler berâtı inci damlalar, Secdelerde seller gibi çağlasın. Etrafımda haşre kadar melekler, Sevinçlerle ağlasın...
öyle bir gözyaşı ver ki Yâ Rabbî Arıtsın.. Şu nankör nefsi hevâdan, Bütün zerrelerim, Kur'ân'la dolsun. Ve Mahşer günü, şu tövbekâr bedenim, Şehitlerle haşrolsun...
ÂAMİN!
http://kardelendilekkincal.spaces.live.com/
| | | |
|
|
|
Ağlamak; Rahmandan kuluna bir armağan, bir rahmet!... Ağlamak; İçteki sıkıntıları dışa atmaktır...
sıkıntılardan arınmaktır!... Bazen sevgiliye naz! Bazen sitemdir!
Bazen de anlaşılamamaktır... Bazen pişmanlığın ifadesi...
Ağlamak; Kaybedilene ağıt! Hüznün doruk noktası... Resulün kaybettiği oğluna hediyesi ... Ya Resulallah! Sen de mi? Dedirten inci taneleri... Bazen Rabbe yöneliş!... Bazen af dileme!... Bazen acının inci inci dışa vuruşu! Adeta acının yıkanması... toprağa karışıp yok olması... Bazen sevincin gözlere yığılması,
ardından göz pınarlarından süzülen daneler... Yürekte sevinç fırtınaları koparken,
gözlerin mahzunluğu! Söylemek !hissettiklerini ifade etmek insana uzakken,
süzülen damlalarla bunları tek tek yazmak! İçteki gök gürültüsünün adeta yağmuru davet edimi...
Yakub'un Yusuf'a özleminin ifadesi!...
Net, yalın, riyasız hiçbir kelime telaffuz etmeden
tüm çıplaklığıyla, duyguların ifadesi... Ve ağlayabilmek; Gece yarısı mahlukat uyurken,
seccadesinde Rabbine huşuyla yönelmiş, alın secdede, Rabbi ile buluşmanın doruk noktasında... bir müminin gözlerinden süzülen damlalar!
Belki de diğerlerinin kurtuluşuna mütesebbib!... Rabbinden rahmet olarak.... Bir annenin yavrusuna özlemi, hasretinin ifadesi!... Duygular kumkuması içindeyken kalbin birden infilak etmesi...
Ve gözyaşı; Rabbinden rahmettir mümine!... Bir tesellidir anneye! Sevgiliye sığınak!... Mecnundan Leyla ya kalan hatıra!... ve Resulden ümmetine merhamet!...
Birakin aksın gözyaşlarım...Dokunmayın...Bırakın... Bi onlar anlar beni,
bi onlar tüm yükümü atmamı istercesine usulca akar gider benden... Bırakın aksın rahmet pınarları.... (ALINTI)
Bir gülüş kadar içten Bir gülüş kadar gerçeğiz Kim olduğumuz, ne olduğumuz önemli değil Kendimizi ifade edebildigimiz yerdeyiz Sevildiğimiz kadar değil Sevebildiğimiz kadar değerliyiz!
Copyright ©2008 KARDELEN™
|
|
|
|
|
HZ.HATİCE: Allah'ın Selam Gönderdiği Kadın Bir
dal parçasıyla çizgiler çekiyor toprağa. Talebeleri büyük bir dikkatle
elini ve dudaklarını izliyorlar. Gördükleri: Dört uzun çizgi.
Duydukları: " Biliyor musunuz nedir bunlar?" Çizgiler uçsuz bucaksız
bir kara tahtaya dönüşen yeryüzünden gözlerine akıyor. Soru, ellerinden
tutup böyle zamanlarda bir ağızdan söyledikleri o tanıdık cümleye
götürüyor: " Allah ve Rasûlü'dür en iyi bilen!" Bu teslimiyet cümlesi,
kendisinden sonra gelecek bütün cümleleri kucaklamaya hazır olduklarını
gösteriyor. Kapılarını sonuna dek açıyorlar yeni bir hakikati
karşılamak için. Hakikat bu kez Nebî'nin şu kelimeleriyle yansıyor kalp
aynalarına: " Cennetlik kadınların en üstünleri Huveylid'in kızı
Hatice, Muhammed'in kızı Fâtıma, Firavun'un zevcesi, Müzâhim'in kızı
Asiye ve İmran'ın kızı Meryem'dir.- Allah hepsinden razı olsun."
Allah
hepsinden razı. Öyle ki içlerinden birine selam gönderiyor meleğiyle.
Cebrail (a,s), bu yüce selamı iletmekle kalmıyor, kendi selamını da
yolluyor Hatice'ye. Kalbi duracakmış gibi oluyor Hatice'nin işte o an!
Çünkü bu selamla birlikte bir müjde; "İçinde gürültü ve yorgunluk
bulunmayan cennet evi" var. Aslında onun dünyada da bir cennet evi
olmuştu. Nasıl olmaz! Son Peygamber'in ilk eşiydi o, yirmi beş yıl,
dile kolay! O evde paylaştı hayatı "Emîn" ile "Tâhire"- "Mustafa" ile
"Kübrâ". O evde dünyaya geldi Kâsım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Külsûm,
Tayyib, Tâhir ve Fâtıma... O evin damında beklendi dönecek kervan
Şam'dan. O evden yüründü Hira'ya, o eve dönüldü Hira'dan. O evde
titredi vahyin haşyetiyle Peygamber. " Bana neler oluyor Hatice?" dedi,
"Endişe ediyorum kendimden!" O evde anlattı Muhammed (sav) Cebrâil
(a,s)'in görünmesini. Nasıl üç defa sıktı bedenini, nasıl "Oku!" dedi:
"İkra bismi Rabbikellezi Halak!" O evde örttü Hatice, Rasûlü kat kat, o
evde serdi teselli sözlerini ruhuna: " Öyle deme! Yemin ederim ki Allah
hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü Sen akrabanı gözetirsin, doğru
konuşursun, işini görmekten âciz kimselerin elinden tutarsın,
yoksulları kayırırsın, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan
kimselere yardım edersin!" Ve o evden çıktılar birlikte anlamak için
olan biteni. Amcaoğlu'nun yanına vardılar Hatice'nin. Varaka b. Nevfel,
o bilge yaşlı, İbranice okuyabilen İncil'i ve Tevrat'ı, Hira'da
görünenin bütün peygamberlere vahiy getiren melek olduğunu söyledi.
Sonra iç geçirdi "Keşke genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan
sürerken yer alabilseydim yanında!" İşte o an, orada şehâdet getirdi
ilk Müslüman. Dönüp eşinin nurlu yüzüne, " Allah'ın elçisi olduğuna
şehâdet ederim!" dedi Hatice.
Yeryüzünde
sadece üç müslüman var: Son Peygamber, Hz. Hatice ve Hz. Ali. Ne
muhteşem bir yalnızlık! Tavaf ediyorlar Kâbe'yi. Sonra yine o eve
gidiyorlar devam etmek için kulluklarına. Bir ara vahiy kesiliyor.
Dağlarda dolaşıyor Nebî. Kalbi daralıyor üzüntüden. Ara sıra görünüp, "
Sen Allah'ın gerçek elçisisin!"diye teselli etmese Cebrâil, bir kuş
gibi bırakacak kendini boşluğa. İşte o günlerde en büyük desteği nurlu
eşi Hatice annemiz veriyor yine. Zorlukların aşılacağını, darlıkların
genişleyeceğini, her şeyin Allah'ın elinde olduğunu söyleyerek merhem
sürüyor kalbine. Bir kadının zor günlerde eşinin yanında nasıl durması
gerektiğini gelecek zamanların hafızasına kazıyor. Yeryüzünün ilk
müslüman evinde malıyla, nefesiyle, canıyla koruyor Muhammed (sav)'i. O
(sav)'nun güzel ahlâkını görüp, nasıl aşkla sevdiyse O'nu, nasıl davet
ettiyse eşi olmaya, bu güçlü, soylu ve güzel kadın öyle titriyor
üzerine aşkla. Nasıl da yorumlamıştı yaşlı bilge, henüz evlenmeden
gördüğü rüyayı. Hani güneş Mekke üzerinde dönüp durmuştu da sonunda
yavaş yavaş inip girmişti Hatice'nin evine. "Şöhreti cihanı kaplayacak
büyük birisiyle evleneceksin!"demişti Varaka. Mekkeli müşriklerin üç
yıl süren kuşatmasında, o hep müslümanlarla beraber, o hep güneşinin
yanında. Ta ki vakit gelip çizene kadar sınırı ecel.
Hicretten
üç yıl önce, üç gün arayla toprağa verdi Son Peygamber siperlerini.
İlki amcası Ebû Talib, ikincisi sevgili eşiydi. Gri bir örtünün iki
ucundan tutup Mekke'nin üzerine serdi bu iki yolcu. " Hüzün Yılı"
konuldu bu gri zamanın adı. Yirmi beş yıl, yani yaşarken Hatice
Annemiz, başka bir kadınla evlenmemişti Peygamber. Vefat ettikten sonra
da asla unutmadı. Ah Aişe Annemiz kendi ifadesiyle bir ölüyü
kıskanmıştı! Bir gün Hz. Hatice'nin kızkardeşi Hâle ziyarete gelmişti
de Rasûlün evini, sesi Hz. Hatice'nin sesine benzeten Nebî heyecanlanıp
ayağa kalkmış, "Sesin ne kadar benziyor ona!"derken yaşlı kadına,
gözleri parlamıştı. Ah Aişe Annemiz! "Allah sana ondan hayırlısını
verdi!" demekten alıkoyamamıştı kendini. Sevgili Efendimizin gözleri
buğulanmış, validemize şefkatle bakarak şu sözleri mırıldanmıştı: " Ey
Aişe! Herkes beni inkâr ettiğinde bana inandı Hatice! Çevremdekiler
"Yalan söylüyorsun!" dediklerinde "Doğru söylüyorsun! Asla çekinme!"
dedi. İnsanlar köşe bucak saklarken maddi varlıklarını, o servetini
önüme döktü, "Emrindedir! İstediğin kadar harcayabilirsin"diyerek.
Dünyada bir başıma kaldığım günlerde, "Hepsi geçici bunların, üzülme,
zamanla zorlukların yerini kolaylıklar alacak"dedi. Ben Haticeyi
güzelliğinden dolayı değil, bunun için unutmuyorum!"
Bir
dal parçasıyla çizgiler çekiyor toprağa Son Peygamber. Dikkatle
baksalar toprağa Hz. Hatice'yi temsil eden çizginin biraz daha uzun
olduğunu görecekler.
A.Ali Ural
Kadın, ya malı için veya güzelliği için, yahut dini için alınır.
Siz dini olanı alınız! Malı için alan, malına kavuşamaz.
Yalnız güzelliği için alan, güzelliğinden mahrum kalır."
(HADİS-İ ŞERİF)

|
|

|
|
          
Bir gül ekin,
Ama bu sefer kalbinize ekin bu gülü.
*Bir sevda tutun,*
Ama bu sefer kalbinizde tutun sevdanızı.
*Bir hayal kurun,*
*Mutluluk vadisinde, bahçesinde,
sevgi şehrinde,
insanlara huzur saçan, mutluluk yayan,insanların kalbinden hüznü alıp
yerine sevdayı, sevgiyi, aşkı,
ALLAH aşkını
yerleştiren bir yerin hayalini kurun.
*Bunlar hayal ama mutluluk uzakta değil ki
*Aşk, sevda uzakta değil ki
*Kapatın kalbinizi madde âlemine,
açın gönlünüzü mana alemine
çıkın seyahate *
*Ama bu seyahat madden uzak, bahçesinde,
sevda mahallesi, aşk sokağı*
*Namazgâh hanı, seccade döşeğinde gözyaşlarıyla ıslanan seccadenizin üstünde..*
*Ötelere adım atın, Çırpın kanatlarınızı, uçun göklere, varın semalara, tanışın peygamberlerle, uzanın göklere yaklaşın cennete,
girin Sidretül müntehaya,
hani me'va cennetinin yanında, için orada gözyaşlarıyla
doldurduğunuz mana sütünü,
işte bakın sevgiliniz tam karşınızda, sizlerin selamını bekliyor mukabele etmek için.
Şahitler de hazır sizlere tanıklık etmek için. *
*Daha ne beklersiniz işte geldiniz kab-ı kavseyne hadi,
şimdi işte alın seccadenizi,
açın kalbinizi, dökün gözyaşlarınızı, varın sevgilinizin yanına, sevgilinize yalvarın,
yakarın affınızı ve affımızı isteyin.
Sevgililer naziktirler bir şey istendiği zaman geri çevirmezler.
Hadi sunun dualarınızı,
göz pınarlarınızdan ayrılan mana sütünün,
mana alemindeki yükselişinizin yanında
*Daha ne beklersiniz işte sevgili bizleri bekliyor * * Evet, şimdi işte yalvarıyorum ve yalvaracağım *
*Ey benim sevgilim, Rabbim yalnız sana yalvarır ve
yalnız senden dilenirim *
*Şu mübarek günlerin ve sadece senin sevginden ötürü
sana mana kasesini gözyaşlarıyla doldurmaya çalışan âşıklarının
yüzüsuyu hürmetine bizlere
senin sevgini,senin aşkını tatmak
ve bu tatla son nefesimize kadar yaşamak ve Senin aşkınla Senin huzuruna varmak nasip eyle..
    
Ey Sevgili Gelir misin rüyama bir kez göreyim cemalini Engelliyor günahlarım gül yüzünü görmeyi Arzum ahirette cennete seninle girmeyi Ne olur biraz gül bana Resul-ü Kibriya Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa (s.a.v)
|
|

|
|
|
Mutluluk nerede?...
Mutluluk ; Ne yerde ne gökte, ne karada ne denizde, Belki bir bebeğin mis gibi kokan teninde, Belki bir çocuğun sıcacık gülümseyişinde. Bazısına göre mutluluk erişilemeyecek kadar uzakta, Bazısına göre ise bir adım yakınlarda. Kimi bakar da göremez , kimi görüp de anlayamaz , Ne aradığını bilmeyenlere düşman değil dost olmaz. Fakire sorsan mutluluk, parada pulda der, Zengine sorsan, bir lokma ekmekte diye cevap eyler. Aşık maşukun gözlerinde, sözlerinde arar durur, Bulamadığı zaman mutsuzluğundan dem vurur. Anne baba için çocukların mutlu oluşudur mutluluk, Çocuklar için ise sınavdan alınan yüksek not, yerine getirilen sorumluluk. Bazen küçük ayrıntılara saklanmış , keşfedilmeyi bekler, Bazen de o kadar göz önündedir ki, fark edemeyenlere küser. Ozan sazın telinde,şair şiirin dizelerinde, Dertli içki kadehinde, pişmanlar dua için açılan ellerde. Gecenin karanlığı, gündüzün ışığında arar onu, Ötelerde bir yerlerde varlığına ipucu. Herkes kendinde olmayanda arıyor, Bu nedenle bulduklarını tanımlamak da zorlanıyor. Mutluluğu bir kişiye,bir olaya ,bir maddeye bağlı kılmamak, Onu özgür bırakarak, gelişini kutlamak. Mutluluk huzurun olduğu yerde, Huzur da o kadar yakındaki Kalbimizin içinde..
MUTLULUK Her gülen yüz, Parlayan gözde, Mutluluk var sanma sen dostum, Bak iyice gözlere, Gir gözden,in gönüle, Gör orda kopan fırtınaları, Her gülen yüz, Parlayan gözde, Mutluluk sanıp aldanma dostum
http://kardelendilekkincal.spaces.live.com
|
|
|
YAŞAMAK Bir lokma ekmeğin kavgasıdır , yaşamak Bir lokma ekmeği paylaşmaktır, sofrada Aile kurup çocuğa karışmaktır,belki Topluma ait almaktır,mesai saatlerinde Akşamları özlemle eve doğru koşmaktır. Yarını düşünerek geçirilen bu günlerdir. yaşanmamış yarınlar için olmaktan ibarettir. İki kişinin bir canda bedende olmasıdır geçmişe hasretin geleceğe tecrübesidir Bir toplum için kazanılan savaştır,meydanda Bir gönül aşkını,nefes nefese aramaktır Bir aşık için sevdiceğidir, can veren yüreğidir Yarınlar için hayal kurmaktır,ümit etmektir Gece ile gündüzün birbirini izlemesi gibi bir ritimdir Çiftçinin gözlerinde ki bir parlamadır yaşamak Bir ankaralı için barajların dolmasıdır Toprağa düşen ilk nisan yağmurudur,belki Yıllar sonra bir geç kalmış bir tebessümdür. Gül yüzünde bir gülümsemedir,bana ait olan Geçmişteki anılarımızdır,hasret ve hüzün dolu Bilinç altımda kalan son kırıntılarımdır,sakladığım Gökkuşağı altında yağan yağmur damlalarının altında Ellerimin arasındaki saçlarından damlaların toprağa düşmesidir Yağmur altında dudağından gelen bir öpücüktür. Hiç bir zaman olmayacak hayaller kurmaktır Yarınlarda şu anın bugünlerde dünlerin eseridir Yaşamak birilerinin ölümüdür,göz koyulmuş topraklarda Bir damla için binlerce kan dökmektir, yaşamak işte budur İnsanoğlu demişler bu zalim hayvana,bencildirunutma. Kendini kelimeleri ile iyi anlatır,ince ayar verir nedeolsa Güçlü olan kazanır,kötü bile olsa katliam bile yapsa yaptıklarına bahanesidir gelecek kaygısıdır,haklıdır Toplumların içine nifak tohumları ekerken görülmez Etkiler yeni yetmeleri ,gözleri boyar ,hayalleri çalar 7 0 milleti birbirine katar,benimde gözlerim dolar İşte yaşamak bunlara kaygıyla seyirci kalmaktır Yaşanmayacak yarınlar için boş düşler kurmaktır.
Geçmişi düşünerek üzülme. Geleceği düşünerek kedere girme. Ölüm yanı başımızda nefes alıyor. Zamanın değerini bil ve gülümse..
Görüntü -1-
Dünyanın her yerinde mazlumlar bin “Ah!” ediyorsa..
Zulüm ayyûka çıkmışsa..
Ve Biz, “Müslümanım” “İnanmışım” diyenler, bu haldeyken..
Bayramsa..
Ramazan ve nice Ramazanlar aklayamamışsa bizi..
Gönlümüzde bin put, secde etmişsek; O hiç Bilemediğimiz'e...
Kur’an; üstüste indirdiğimiz hatimler, “Boğazdan aşağı inmemişse..”
Öz başka, sözler başka başkaysa..Dirilememişsek içimizde bir türlü..
Gönüllere girememişsek;
Çöpten, pazardan yiyecek toplayıp, sofra kuranlara,
Yoksul bir eve, muhtaç bir çocuğa; “Bayram neş’esi”
“Ilık bir nefes” "Bir tebessüm” olamamışsak...
Bayramsa..
Kutlu olsun “Bayramım” diyenlere..
Bayramsa size; Mubarek olsun, gözleriniz aydın olsun.
Değilse...
Bir iç hesaplaşma..Bir duruş, bir diriliş..Bir özleyiş, bir çağrı, bir dua olsun..
Bize.. İçimize..Ve "Gerçek Bayramlar"a..
Mahzun bir boyun büküşle, gözyaşlarıyla uyanışımız mubarek olsun..
Görüntü -2-
Bize
ders yapan Ablamız her Ramazan derdi ki: "Aman sakın bayram namazını
kaçırmayın mutlaka gidin ve şehâdelerinizi –karnelerinizi- alın!
Melekler bayram namazı vakti iner, herkeslere şehâdelerini dağıtırlar" -Burada, Arabistan'da yani, hanımlar da bayram namazına giderler - Her bayram öncesi, Ablamız'ın o sözünü hatırlarım..
İşte
karne günü yaklaşıyor, artık 1 gün kaldı şurada..Ramazanın başı rahmet,
ortası mağfiret, sonu da ateşten kurtuluş ya, Rabbim kurtulanlardan
eylesin hepimizi de inşaAllah..
Karneler dağıtılacak o
gün evet..Takdir, teşekkür alanlar, düz geçenler, yüz
ağartanlar..Kalanlar.. Gayrete göre, amele göre, "O'nun için"liğe göre
tüm ameller sınıflanacak..Sınıfta kalmak, adeta zoru başarmak aslında,
gerçekten.
Hani Efendimiz aleyhisselam buyurmuşlar ya:
"Kim Ramazan-ı Şerife ulaştı ama cenneti kazanamadı, yazıklar etti
kendisine" manasında
O Rabbimiz Afuv Vedud Rahim..
Ya Vedûûûûd!..
Görüntü -3-
Biriktirin "Bayram"larınızı umutla! Bir gün Bayram olacak!
Bir gün ucuca eklenecek Bayramlar, Bayram olacak dünya!
Allah için bir şey olsun içinde:
Bir tebessüm
İki damla gözyaşı
Gizlice verilen bir kaç kuruş hatta
O'nun için bir selam, bir ziyaret
O'nun hatırı için bir vazgeçiş
Bir dua......
Yeter ki olsun.. O'nun için bir şey olsun..
Allah için olan her amelin müşterisi O'dur!
Asla kaybolmaz ve misliyle iade edilir, ötelerde göz aydınlığı olur.
Görüntü -4-
Karneleri aldıktan sonra tembellik yok ama devam, aynı gayretlerle..
Merak edenler için ölçüsü de var bakın: Efendimiz aleyhisselam buyuruyorlar:
"Kulun
Ramazan'daki ibadetlerinin, Allah indinde makbul olmasının alâmeti
kulun güzel halinin Ramazandan sonra da bozulmadan devam etmesidir. "
Bakalım halimize inşaAllah..
Eğer güzellikler devam ediyorsa bilelim ki iftihar listesindeyiz, gözdeyiz
“Mevlâ bizi afuv ede, bayram o bayram olur
Cürm-ü hatalar gide, bayram o bayram olur”
Görüntü -5-
Bayramlar, herşeye rağmen dimdik ayakta durmanın vakitleri..
Herşeye rağmen!
Bir zaman ben hayret ediyordum, Filistinliler o hengâmede neşe içinde düğünler yapıyor, oynuyor-gülüyorlar diye..
Diyordum, bu nasıl iş böyle?
Sonra bir yerde okudum;
"Bu
tür zamanlar, bayram, düğün vb. toplanmanın, birlik olmanın,
tazelenmenin zamanları..Nefes alma zamanları..Yoksa çok çabuk
tükeneceğiz.."
Doğruydu evet..
Nefes almazsak boğulacağız
Herşeye rağmen Bayram..
"Bayramsa.." demeden..
İnadına gülümsüyor,
Hiç ümit kesmiyorsak,
Biriktiriyorsak tek tek bayramlarımızı..
V i bir gün BAYRAM olacak!
|
Geldin...
Bir bahar müjdesi gibiydi gelişin...
Rahmetinle kandık,şifa bulduk.
Bir düzeni getirip kuruvermiştin,karmaşada çalkalanan hayatımıza.
Üzerine alışıvermişiz,sanki hiç karışmamış bir hayatın parçası gibi...
Şimdi gidiyorsun...
İncecik
bir hilaldi varlığın önce,sonra ayın ondördü gibi parladı yüreklerimiz
varlığınla,birden gözlerimiz gökyüzünde incelen hilale takıldı yeniden.
Firakin hüznü kapladı ufkumuzu,içimize gidişinin burukluğu çöktü.11 ay yoksun yine,veda vakti şimdi, gidiyorsun...
Seni beklemekle geçecek vakitlerimiz,dualarımız hep aynı olacak;"bizi tekrar eriştir rahmet ayına RABBİM".
Gelişinle ne kadar sevindiysek gidişin o kadar büktü boynumuzu.
Dünyamıza inen rahmet sağanağı,nur halesi bitmesin,kalan vakitlerde de sürsün istiyoruz.
Bize getirdiğin serin havayı,sükuneti,merhameti,hoşgörüyü yayalım ayların kalan onbirinede.
Dualarımız Leyle-i Kadirdeki gibi varsın Rabbin katına.
Öylesine bekliyor,öylesine istiyoruz...
Şimdi veda vakti.
Veda etmek zor geliyor,güle güle demiyoruz,sadece şükrediyoruz bir ramazanı daha bahşedene.
Ve diliyoruz ki nice Ramazana eriştir bizi ya Rabbi
Ve diliyoruz ki;NİCE RAMAZANLARA ERİŞTİR BİZİ YA RABBİ...
ERİŞTİR YA RABBİ...
|
|
|
Dostum, güneşe bak, toprağa bak,suya bak,buluta bak; fakat, arkana bakma.... Kimin geldiği önemli değil,kimin gelmediği de... Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp, yolunu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal..... ' En doğru yol:En dikensiz yoldur' diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma.... Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de seveler. Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat,şu gerçeği de hiç unutma: Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol
boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin
ayağına çelme takanları, yoldan metafizik uyuşturucularla keyif
çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip
volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip,
50.metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli
olduğunu görünce, yolculuk üzerine zar atanları, yürümeyi bırakıp,
yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir
dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı
kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış
kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, Akıl pusulan, İman sermayen, Amel azığın, Sevgi yakıtın, Ahlâk karakterin, Edep aksesuarın, Merhamet sıfatın, Şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol: İnsanların çoğunun gittiği yol değildir,düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur. Yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Her
molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde
yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. 'Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir.'
| 06 Eylül

|
|
1.
Ramazan, Allah’ın kainattaki haşmetli ve küllî idaresine, Rahmetine,
şefkatine, geniş ve azametli, intizamlı ve küllî bir tarzda mukabele
edebilmenin duasıdır...
2. Ramazan, Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerine karşı şükredebilmenin duasıdır...
3.
Ramazan, fukaralara yardım edebilmenin duasıdır... (başka
kardeşlerimizi de hatırlayabilmenin, onlara da dua edebilmenin,
üzerimizdeki bencilliğin kaldırılmasının duasıdır)
4. Ramazan, mülkün mâlikinin Allah olduğunu nefsimize talim ettirebilmenin duasıdır...
5. Ramazan, nefsimizi terbiye etmek, kötü alışkanlıklarından vazgeçirebilmek için bir duadır..
6. Ramazan, Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişini karşılamak için, melek gibi bir vaziyete girebilmenin duasıdır...
7.
Ramazan, bâki bir ömrü kazanabilmenin duasıdır(kadir gecesi) ; Ramazan,
ahiretimizi kazanabilmenin ve ahiret kazancımızın artmasının duasıdır.
8. Ramazan, sıhhat duasıdır...
9. Ramazan, Allah’a karşı olan aczimizi ve fakrımızı bilebilmenin duasıdır...
Ramazan, diğer 11 ayı kulluk bilinciyle geçirebilmenin duasıdır...
alıntıdır
| 22 Ağustos YALNIZLIK ÖLÜME yakın; öyleyse yalnızlığın
da güzel yönü var… Hayatın şifresi ölüm; ölüm anlaşılmadıkça hayat
anlaşılmaz… Gideceği yere göre yaşanıyorsa, buraya neden gelindiği
anlaşılmıştır… Yalnız geldik, yalnızlığa gideceğiz yine; kalabalıklar kapısı bir bir kapanıp bir kapı açık kalacak; kabir… En
yakın dost yalnızlık, en uzak sevgili değil ölüm… Ömür; yalnızlıkla
ölüm arasında sıkışmış yalnızlıklar yumağı… Ünsiyet, ülfet; fırtınalar
ve dalgalarla dolu ummanın uzağında bir liman… Umut; rüzgârsız, durgun
bir denizde yelkensiz bir gemi… Dertlerin geminde sıkışmış neşe; ne
neşe verir? Kederler yalnızlara mı gelir, keder mi yalnızlaştırır? Gündüzün
yalnızlığı gece, ağacın yalnızlığı çekirdek… Gündüz ne gürültülü,
dallara tutunmuş yapraklar ne çok… Meyveler; çekirdeğin kesreti…
Meyvelerin kalbi, yine yalnızlık çekirdeğine hamile… Hayatın
yalnızlığı ölüm, ölümün kalbinde yine hayat saklı… Açılan her bahar;
sonbahar yalnızlığında savrulmuş bir çekirdek… Solan her gül; bülbülün
yalnızlık çilesi… Yalnızlık yakan bir ateş değil; alevlerin içinde
yalnız kalan İbrahim’in (a.s.) yanmaması gibi… Nemrut kesreti, kesret
Nemrutluğu rüzgârın önünde bir avuç kül, bir ahlık duman… Çokluğu
içine çeken Karun, toprağın altında yapa yalnız… Hükmediciliğin
esaretinde esir Firavun; dalgalarla boğuşurken, yanında yalnızlıktan
başka kim var? Kesret dalgalarında yunusun yuttuğu Yunus (a.s.), duayı kaç derin yalnızlık içinde yaptı? Neslimizin babası Âdem (a.s.); yeryüzünde onun kadar yalnız yaşayan oldu mu? Annemiz Havva; yalnızların anası… Kâinat
ne kalabalık, insan ne kadar yalnız… Beden ne kalabalık, ruh bir
başına… Sevilen ne çok, seven yalnız kalp… Yalnızlık sevdiklerinden
kaçış değil, sevdiğine kavuşmak… Secde; kesretin suskunluğu,
yalnızlığın yok oluşu… "Ben" hapsinden kurtuluş, varlığa vuslat… Damla
yalnızlığının vuslat denizine dâhil oluş… Gönlü secdede olana
kâinatın hangi köşesi gurbet, zamanın hangi karesi karanlık, mekânın
hangi kesiti kesret? Kâbe çok mu kalabalık, secdeden başka kim var
orada; ne eş, ne dost, ne keder, ne kesret, ne yalnızlık… Sizden,
sevdiklerinizden, ihtiyaç ve musibetlerinizden haberdar bir Habir ve
Latif var; neyleyeyim yalnızlığı, neyleyeyim kesreti… Keder kimi
kederlendirir, suri sevinç ne sevinç verir? Nereye gideceğini
bilerek yaşıyorsan, buraya neden geldiğini biliyorsundur; Bilmiyorsan
yalnızlıklarda yalpalamaya, kesrette koşuşturmaya devam…
...Selamların En Güzeli İle...
|
|
|
|